Schopenhauer İdealist Midir?
Schopenhauer, felsefe dünyasının karanlık köşelerinden birine ışık tutan, cesur ve bir o kadar da tekinsiz bir düşünürdür. Düşüncelerinin çoğu insanı şaşırtmış, hatta rahatsız etmiştir. Ama bugün, felsefeyle ilgilenen herkesin en az bir kez ismini duymadığına ihtimal vermek zor. Peki, Schopenhauer’ın idealist olup olmadığını sorgulamak, felsefesini anlamanın anahtarlarından biri olabilir mi? Hadi gelin, onu hem kendi zamanında hem de günümüz perspektifinden inceleyelim.
İdealizm Nedir? Kafamızda Bir Çerçeve Oluşturalım
Schopenhauer’ı anlamadan önce idealizmin ne demek olduğunu biraz netleştirelim. İdealizm, kelime anlamıyla, gerçeğin zihinsel ya da ruhsal bir temele dayandığını savunan felsefi bir yaklaşımdır. Yani, biz gerçekliği dış dünyadan değil, zihnimizden ve düşüncelerimizden türetiyoruz. Bir bakıma, “her şey zihinde başlar” demek.
Bunu basit bir örnekle açıklayalım: Diyelim ki bir tabloyu izliyorsunuz. İdealist bir bakış açısına göre, o tabloyu gerçekten görebilmeniz, o tabloyu zihninizde canlandırabilmenizle mümkün. Tablonun fiziksel varlığı önemli, ama zihinsel imajınız olmadan, onu tam anlamıyla algılayamazsınız. Gerçeklik, bizim zihnimizde şekillenir.
Şimdi, bu idealizmin Schopenhauer ile ilişkisini inceleyelim.
Schopenhauer’ın Felsefesi: “Dünya Bir İrade ve Temsil”
Schopenhauer, idealist bir filozof olarak kabul edilip edilmeyeceği sorusunu sorarken, onun “dünya bir irade ve temsil” görüşünü göz önünde bulundurmak önemli. Bu, onun felsefesinin temel taşıdır. Schopenhauer’a göre, dünyayı yalnızca bizim zihnimiz değil, ama o zihni aşan bir şey – “irade” – şekillendiriyor. Ama bu irade, klasik idealist düşüncelerin aksine, mantıklı ve organize bir irade değil; daha çok, hayvani, başıbozuk bir güçtür.
Düşüncelerini biraz daha açalım: Schopenhauer’a göre, dünya bizim zihinsel temsillerimizle şekilleniyor. Ancak, bu temsilin arkasında, bilinçli olarak tanımlanabilir bir irade yoktur. İrade, bir tür sürekli istek ve hırsla, her şeyin özüdür. Yani, dünya bizim için “temsil”dir, ama gerçekte, bu temsili yönlendiren bir “irade” vardır. İrade, fiziksel dünyanın temel gücü ve kaynağıdır.
Schopenhauer ve Klasik İdealizm
Şimdi, Schopenhauer idealist mi sorusuna tekrar dönersek, işin biraz daha karmaşıklaştığını görebiliriz. Schopenhauer, Almanya’da yaşamış ve Kant’ın etkisiyle şekillenmiş bir filozof. Kant, dünyayı bizim zihnimiz tarafından organize edilen bir “fenomen” olarak görüyordu. Schopenhauer ise, Kant’tan ilham alarak, dünya ile olan ilişkimizi farklı bir perspektife yerleştiriyor.
Schopenhauer, dünyayı ve gerçekliği çok daha pesimist bir bakış açısıyla ele alıyor. Zihinsel temsillerin ötesinde, her şeyin kaynağında, insanın kendi bilinç dışındaki istekleri (iradesi) olduğunu savunuyor. Bu irade, insanı sürekli bir tatminsizliğe sürüklüyor. Onun için, insanın bu dünyada huzur bulabilmesi, ancak iradesinden kurtulmasıyla mümkün. Bu da, hayatı anlamanın ve yaşamın ıstırabını hafifletmenin yolu.
Peki, Schopenhauer, klasik idealist felsefeyi tamamen reddetti mi? Aslında hayır. Çünkü onun felsefesi, bir anlamda idealist bir çerçeve içinde şekillenir. Ancak, burada önemli bir fark var: Schopenhauer’ın idealizmi, sadece zihinsel temsillerden ibaret bir gerçeklik değil, aynı zamanda insanın dışındaki bir iradenin gerçekliği de var. Yani, klasik idealizmde olduğu gibi, her şeyin sadece zihinde yaratıldığı bir dünya yok.
Sonuç: Schopenhauer İdealist Midir?
Schopenhauer’ı doğrudan klasik anlamda bir idealist olarak tanımlamak zor. Evet, o, dünyayı zihinsel temsillerle algılamamızı savunuyor, fakat arka planda bir tür irade gücünün varlığına da dikkat çekiyor. Bu irade, zihinsel temsilin ötesinde bir gerçeklik, bir güç olarak varlık buluyor.
O yüzden Schopenhauer, aslında idealizmi belirli bir noktada “yeniden tanımlayan” bir düşünürdür. İdealist bakış açısını, irade kavramıyla birleştirerek, dünyayı hem zihinsel hem de fiziksel bir düzlemde ele alır. Klasik idealizmin ötesinde, bir iradenin – yani bencilce bir isteklerin – dünyayı şekillendirdiğini savunur. Sonuçta, Schopenhauer’ı klasik idealizmin içinde tanımlamak yerine, idealizmin pesimist bir biçimi olarak görmek daha doğru olabilir.
Schopenhauer’ı Anlamanın Gücü
Schopenhauer’ı anlamak, bizim modern dünyada mutluluğu, huzuru ve yaşamı nasıl deneyimlediğimizle ilgili önemli bir soruyu gündeme getiriyor. Felsefesi, sadece bir akademik konu değil, hayatta sürekli aradığımız bir anlamın peşinden gitmenin zorluğunu, belki de boşuna çabaların içinde kaybolmamızı anlatan bir rehberdir.
Ve bence, bu yüzden Schopenhauer, idealizmin ötesinde, bir tür derin ve rahatsız edici gerçekliği bizlere sunuyor. Gerçekten de, hayatımızı şekillendiren şey ne kadar gerçek? Ve gerçekte ne kadarını biz zihnimizde yaratıyoruz? İşte bu, Schopenhauer’ın bize bıraktığı en değerli sorulardan biridir.